Güneş battı. Yolculuğun son sahnesindeyiz. Ankara’nın ışıkları gecenin içinde uzanıyor. Yollar artık toprağın üzerinde kendiliğinden oluşmuyor. Betonla çiziliyor, şeritlere ayrılıyor, viyadüklerden geçiyor. At artık makineye dönüşmüş. Kurt hâlâ yanında, fakat artık bozkırın özgür hayvanı değil; modern insanın dünyasına uyum sağlamış, teknolojiyle çevrelenmiş bir yoldaş. Gökyüzündeki kuş bile önceki sahnelerdeki yabani özgürlüğünden uzaklaşmış. Ve bütün bunların ortasında modern göçebe duruyor.
Yüzünü görmüyoruz. Çünkü o artık tek bir kişi değil. Şehrin içinde yaşayan herhangi biri olabilir. Arkasında binlerce yıllık bir yolculuk, önünde ise ışıklarla kaplı metropol var. Şehir ona sıcaklık, hız, teknoloji ve düzen sunuyor.
Ama gözleri hâlâ uzağı arıyor. Belki hiç görmediği bir bozkırı özlüyor. Belki özlediği şey bir coğrafya bile değil. Daha fazla alan, daha az duvar, gitme ihtimali, kendi yönünü seçme hakkı…
Gökyüzünde artık güneş yok. İnce bir hilal var. Fakat karanlığın içinde hâlâ bir yön duygusu taşıyor. Çünkü insanın çevresi tamamen değişmiş olsa bile bazı içgüdüler çok daha yavaş değişir. Bozkır artık dışarıda değildir.
Bozkır içeridedir.
