Bir zamanlar insanın önünde duvar değil, ufuk vardı.
Yol henüz çizilmemişti. Hareket, bir yerden başka bir yere ulaşmanın değil, yaşamanın kendisiydi. At bir taşıt, kurt bir sembol, bozkır bir manzara değildi. Hepsi aynı hayatın parçalarıydı.
Sonra yol başladı. Orta Asya’nın geniş steplerinden batıya doğru ilerleyen insanlar yalnızca coğrafya değiştirmedi. Geçtikleri her yerde iz bıraktılar; savaşın, kaybın, hafızanın ve karşılaşmanın izini. Dağları aştılar. Yeni topraklara ulaştılar. Anadolu’da kendilerinden çok daha eski medeniyetlerin taşları, yolları, şehirleri ve hafızalarıyla karşılaştılar.
Göçebe kök saldı. Çadırın yanına yapı, patikanın yanına yol, geçiciliğin yanına şehir geldi. Toprak artık yalnızca üzerinden geçilen bir yer değil, üzerinde kalınan bir yerdi.
İnsan yerleştikçe inşa etti. İnşa ettikçe şehir büyüdü. Şehir büyüdükçe ufuk küçüldü. Yüzyıllar sonra bir zamanlar at üzerinde sınır tanımadan hareket eden insan; sarayların, mahallelerin, limanların, yolların ve büyük bir düzenin parçasına dönüştü. Bozkırdan getirdiği şeyler ise başka biçimlerde yaşamaya devam etti: bir halının deseninde, bir hayvanla kurduğu ilişkide, taşıdığı eşyada, hareket etme arzusunda.
Sonra şehir yeniden değişti. Taşın yerini beton, atın yerini makine, patikanın yerini otoyol aldı. Bugünün göçebesi artık metropolün içinde yaşıyor. Gökyüzünü binaların arasından görüyor. Gideceği yollar önceden çizilmiş. Hareketi ışıklarla, yollarla, saatlerle ve sistemlerle yönetiliyor.
Ama bazı şeyler dönüşürken kaybolmadı. At makineleşti. Kurt evcilleşti. Kuş şehre uyum sağladı. Göçebe modernleşti. Fakat ufka duyduğu ihtiyaç değişmedi.
Bu koleksiyon altı farklı tarihsel sahneyi yeniden canlandırmak için değil, aynı insanın altı farklı hâlini anlatmak için var.
Güneş ilk parçada doğar. Her bölümde biraz daha yükselir, ağırlaşır ve batıya yaklaşır. Son parçada artık gece olmuştur. Gökyüzünde yalnızca ince bir hilal kalır.
Çünkü bu yolculuk yalnızca Orta Asya’dan Anadolu’ya değildir. Aynı zamanda açık bozkırdan kapalı metropole, hareketten yerleşikliğe, doğadan sisteme ve özgürlükten giderek daralan bir dünyaya yapılan yolculuktur.
Ama hikâyenin sonunda bozkır tamamen kaybolmaz.
Artık dışarıda değildir. İçeridedir.
